Burada yazan her şey beni de kimseyi de bağlamaz!
Burada yazan her şey beni de kimseyi de bağlamaz!
Haftalar önece Skandal filmini izlediğimde tüylerimi diken diken eden Roger Ailes'i, Gabriel Sherman’ın çok satan kitabından uyarlanan mini dizi The Loudest Voice’de daha etraflıca izleyince bir kere daha tiksindim… Karakterin sorunlu ve hastalıkla geçen çocukluğundan gelişen aşırı hırsı, güce ve paraya tapan insanların olduğu bir dünyada bunu elde eden erkeklerin kadınlara yaptığı iğrençlikler, yine para ve güç adına bunlara çanak tutan, örtbas eden erkekler kadar kadınların da olması bir kere daha tüylerimi diken diken etti. Galiba Ailes kadar hatta ondan çok da başta sekreteri olmak üzere tüm yalan ve çirkinliklerini bilen etrafındakilerin tutumu beni iğrendirdi.
Sadece cinsel tacizi de değil erkek egemen topluda kadının sadece hoş olması ve denilenleri yapması haricinde pek de bir değeri olmadığını tekrar ve tekrar gözler önüne seriyor dizi… Ne Türkiye’de ne dünyada Duygu Asena’nın (nur içinde yatsın) dediği gibi “KADININ ADI YOK” gerçekten. Çırpınıp çırpınıp bir arpa boyu yol alıyoruz sadece diye düşünüyor insan bunları yaşayıp okuyup izleyip öğrenince. Çok acı…
Fox’un kuruluş aşamasında öncesinde, sonrasında yapılan yalan haberler, manipülasyonlar, insanları, toplumların istedikleri gibi yönlendirmeler kişinin her dönemde insanların nasıl kandırıldığını, nasıl birileri tarafından yönlendirildiğinin ve bir adamın aslında tam da kelime anlamıyla kötülüğünün göstergesi adeta.
Televizyonun kitleler üzerindeki etkisi, yapılan manipülatif programların toplumu nasıl da birilerinin istediği yöne çektiği o kadar güzel anlatılmış ki insanın aklına ister istemez bizdeki durumu getiriyor…
Bu arada Ailes’i canlandıran Russell Crowe çok çok iyi. Rol için aldığı kilolar, yapılan makyaj, Crowe’un harika oyunculuğuyla birleşince Roger Ailes’ten gerçekten korkup, gerçekten tiksinip hatta bazı sahnelerde dahice yaklaşımlarından etkileniyorsunuz ki bu da kendinizi sorgulatıyor.
Bence ivedilikle seyredilmesi gereken bir dizi… Ve bence kadınların güçlerinin farkına varmaları için, erkeklerin de kadınlara bakış açılarını değiştirmeleri için bir adım olması açısından seyretmelerinde fayda var. Gerçi bu şekilde baktığını davrandığını kabul eden erkek bu diziyi seyretmez, seyretse de kendisinin bu pislik gibi olduğunu görmez. Herkes iyi, herkes farklı bu hayatta ne de olsa…
1 Mart 2020
Jennifer Aniston’un Friends’ten sonra ilk dizisi olduğundan, haber ve medya dünyasından bir dizi olduğundan -ki buna bayılıyorum-, Reese Witherspoon’un oyunculuğunu genel olarak beğendiğimden The Morning Show’u merakla bekliyordum. Tüm bu nedenlerden dolayı CNN gazetecisi Brian Stelter’ın Top of the Morning: Inside the Cutthroat World of Morning kitabının oldukça etkili olduğu dizinin ilk sezonunu bata biraz Newsroom’u andırsa da bir solukta izledim. .
The Morning Show’un ana karakteri Jennifer Aniston’un canlandırdığı Alex, New Yorklu bir televizyon sunucusu. Sabah haber kuşağının son 15 yıldır değişmeyen yüzünün ekran partneri Steve Carell’in canlandırdığı Mitch Kessler, bir gün cinsel tacizle suçlanıyor ve işten atılıyor. Alex de, kanal da ve program da onun sayesinde tepetaklak oluyor çünkü yıllardır ikili olarak benimsenmişler ve çok yakın iki arkadaşlar. Programın reytingleri de Mitch’in gidişiyle düşmeye başlıyor. Bunun üzerine programın yapımcıları ya da Alex (seyredince anlarsınız), Mitch’in yerine Reese Witherspoon’un canlandırdığı Bradley’i işe alıyorlar. Her şey yılların “Bu nasıl sarışın?”ı kumral asi bir karakter olarak karşımıza çıkan Bradley’in gelişiyle değişiyor.
Dizide cinsel istismara maruz kalmış kadınların ve çevresindekilerin sessizlik kültürü çok iyi anlatılıyor. Hâlâ milyonlarca hatta milyarlarca kadın bunu her gün yaşıyor ve yaşamak zorunda olduğunu, bundan başka şansı olmadığına inanıyor. Bu ve buna benzer dizi ve filmler bütün bu kadınlara cesaret aşılaması bakımından da takdire değer. Ancak daha ulaşılabilir kanallarda yayınlanması şartıyla tabii. (Apple tv + pek de ulaşılabilir bir kanal değil takdir edersiniz…)
Bunun yanı sıra kendisi için sıkıntı yaratmayan şeylerin varlığını reddederek hayatını devam ettirebilenleri de silkeleyebilecek bir dizi The Morning Show.
Güce sahip olmak ve başarı hırsıyla her türlü insani duyguyu yok sayarak, her şeyi ve herkesi manipüle ederek vicdansızca hareket edenlere, kısaca günümüz medyasının kokuşmuşluğuna da güzel bir tokat atıyor yapım.
Dizi gösteriyor ki medya yaşadığımız çağda çöplüktür, dolayısıyla medya çalışanları ve çalışma ortamı da çoğunlukla çöptür. Sansür, otosansür, patron-sermaye sınıfı ilişkileri, kula kulluk eden haber müdürü, sinik istihbarat şefi, lümpen spiker, gerçekleri dile getirmesi istenmeyen muhabir, titrek reji çalışanı… Hepsi ama hepsi var bu dizide diye yazmış biri. İstisnalar olduğu gerçeğini saklı tutarak katılmadığımı söyleyemeyeceğim.
Gerçi yalnızca bir televizyon kanalında yaşananları değil, dünya genelindeki sömürü düzenini de resmediyor dizi biraz daha kısa geçilmiş olsa da. Örneğin, bir yangın haberinde, muhabirin, yangın söndürme işlemi için yoksulların bulunduğu kalabalık bölgeye değil, azınlıktaki zengin kasabasına öncelik tanınmasını haberleştirirken itfaiyecinin verdiği yanıtlar, yaşadığımız çağı ve kapitalist sistemi pek de güzel özetliyor.
OYUNCULAR VE DİYALOGLAR
Alex karakterinin diyaloglarının sığlığından mı yoksa Aniston’dan beklentimin yüksekliğinden mi bimiyorum ama bir şeyler pek içime sinmedi. Bu beğenmemek değil, daha çok belki de sadece benle alâkalı bir durumdur; dediğim gibi beklentim yüksektir belki de. Tabii bence...
Dizide Cory Ellison karakterini canlandıran Billy Crudup çok sinir bozucu ve bu hissi verdiği için çok iyi. Tabii Cory karakterinin diyalogları da çok iyi yazılmış. Onun dışında herkesin iki kelimesinden biri “fuck off!” ki yaşadığımız dünyada sanırım küfür olayı ben ve benim gibi bir iki kelaynağı rahatsız ediyor…
Reese Witherspoon’un diyalogları da oyunculuğu da çok çok iyi. Belki de bu yüzden Aniston nezdimde beklentiyi karşılayamadı… Tabii bu durum diziden ve Aniston’dan umudu kestiğimi göstermediği gibi anlaşması imzalanan ikinci sezonu sabırsızlıkla beklediğim gerçeğini de değiştirmiyor. Ve bence dikkate değer bir dizi...
1Mart 2020
Zamanında ben de çok yaptım. Listeler hep “önce”si için salık verir: Ölmeden önce, 30’undan önce, 20’den önce, 50’den önce…. Okunacak, alınacak ve seyredilecek şeyler, gezilecek yerler önceden yapıp o yaşa geldiğinizde “tüh” dememeniz, demememiz için yapılır bence. Çoğu bildiğim şeyler bile olsa mutlaka okur, toplu halde görmekten hoşlanırım. Her daim kabulü vardır nazarımda.
Buradan yola çıkarak, son zamanlarda seçtiğim filmleri “40+’dan sonra mutlaka izlenmesi gereken filmler” olarak sıralamak istedim. Bu 40’tan önce seyredilirse sevilmez ya da anlaşılmaz olduğundan değil; her şeyi yaşayarak sever, anlarız diye bir durum yok hayatta. Lakin bir an kendimi düşündüm, ‘daha önce seyretmiş olsaydım bu kadar zevk alır mıydım?’ diye, ve cevabımın kuvvetle muhtemel hayır olacağına kanaat getirince oturdum klavyenin başına…
Ve bence 40 yaş ve üzeri olanlar, zaman ayırıp ya da zaman yaratıp bu filmleri seyredin, zaman keyifle geçecek inanın. Ki zaten zamanı durduramadığımız göz önüne alınırsa amaç da keyifle geçirmek değil mi?
Michael Douglas, Robert De Niro, Morgan Freeman ve Kevin Kline’i aynı cümle içinde yazdıran filmde aynı zamanda Mary Steenburgen’de var. Geçtim keyfini, iyisini, kötüsünü bu isimler için bile seyredilir.
Book Club, bir nev’i Last Vegas’ın kadın versiyonu ama benim için daha ilgi çekici olan kadınların hikayesi ve içinde kitap ve okumanın olması. Diane Keaton, Jane Fonda, Candice Bergen ve Mary Steenburgen rol aldığı film için aynı yorumu yapabilirim: Geçtim keyfini, iyisini, kötüsünü bu isimler için bile seyredilir. Her iki filmde de duygusal derinlik, ölçülü cinsellik ve kahkaha ile harmanlanmış.
Annelik ve kadınlık kavramlarına Angela Bassett, Patricia Arquette ve Felicity Huffman'la farklı bir bakış katan, ‘motherhood’ olarak başlayan arkadaşlıkları evlatlarının 30’lu yaşlara gelmesiyle ‘otherhood’ olarak devam eden kadınların hikayesi… Benim gibi evladı büyüyenler daha bir hüzünle ve aynı zamanda daha bir empati ile ama tebessüm ile seyreder diye düşünüyorum.
Sadece Meryl Streep, Alec Baldwin ve Steve Martin demek de yeter diyeceğim ama saydığım bütün filmler dediğim gibi sadece ustalar için bile izlenir. Orta yaş romantik komedi türünde (ki böyle bir tür varmış) en üstlerde yer alacak türden.
Diğerlerine göre daha eski olmakla birlikte kesinlikle atlatmaması gereken bir film Something's Gotta Give. Ve yine Jack Nicholson and Diane Keaton için seyredilmeli ki bu film de diğerlerinden bir çentik bile aşağı değil hiçbir konuda hatta artısı var: Keanu Reeves…
Aslında Our Souls at Night, diğerlerine kıyasla pek de eğlenceli değil, hatta dram. Ama Robert Redford ve Jane Fonda’yı izlemek, sıradan yaşamları son derece derinlikli anlatan bir film olması ile bence çok keyifli. Kadın karakterin cesur, sağlam, dimdik duruşu ve radikal teklifi şapka çıkartacak türden.
Şubat 2020
Küfürsüz, belden yukarısı hatta omuzdan yukarısına hitap eden esprili anlatımı ile tam da beyaz yakalı şehir insanını anlatan samimi bir adam ve samimi bir gösteri. Farklı bir bakış açısı olan dolu bir adamın kendiyle dalga geçmesi ile keyifli uzuuuun bir süre geçiriyorsunuz. Çünkü gösteri kendinin de dediği gibi "bir bilete iki oyun"
Küfürsüz, belden yukarısı hatta omuzdan yukarısına hitap eden esprili anlatımı ile tam da beyaz yakalı şehir insanını anlatan samimi bir adam ve samimi bir gösteri. Farklı bir bakış açısı olan dolu bir adamın kendiyle dalga geçmesi ile keyifli uzuuuun bir süre geçiriyorsunuz. Çünkü gösteri kendinin de dediği gibi "bir bilete iki oyun" kıvamında ve bu süre su gibi kahkaha ile akıp geçiyor.
Ben kim olduğunu hiç bilmeden gittim ve çok iyi vakit geçirdim ki benim için sürprizdi. Bence gülmeye çok da ihtiyacımız olduğu şu dönemde bir bütçe ayrılabilir.
Şubat 2020
Yıllar önce "Omuz omuza"da bence dizideki diğer arkadaşının oyunculuğunu etkileyecek kadar farklı bir oyunculuk sergileyerek sempatimi kazanan Ebru Cündübeyoğlu, yıllar içinde kendini daha da geliştirerek çok keyifli bir oyuna imza atmış. Tabii rol arkadaşı Hakan Yılmaz'ın da hakkını teslim etmeliyim. Oyun hiç düşmeden sonuna kadar keyif
Yıllar önce "Omuz omuza"da bence dizideki diğer arkadaşının oyunculuğunu etkileyecek kadar farklı bir oyunculuk sergileyerek sempatimi kazanan Ebru Cündübeyoğlu, yıllar içinde kendini daha da geliştirerek çok keyifli bir oyuna imza atmış. Tabii rol arkadaşı Hakan Yılmaz'ın da hakkını teslim etmeliyim. Oyun hiç düşmeden sonuna kadar keyifle izleniyor ikisi sayesinde... Metinler de evli insanların hiç de yabancı olmadığı, lakin yaşarken hiç eğlenceli gelmeyen pek çok durumu kahkahalarla izlemeyi sağlayacak kadar güzel yazılmış. Bence en iyi bölümlerden biri futbol ve futbol yorumları ile ilgili bölümdü;)
Son günlerde herkesin birbirine ısrarla izlemesi için salık verdiği dizi gerçekten de bir solukta izleniyor. Ufak tefek kurgusal ve anlatımsal hatalar olsa da izlemekten çok keyif aldığım bir dizi oldu. Beren Saat (ki sevdiğim biri dizideki bazı hâl ve tavırlarını bana benzetmiş) çok iyiydi. Mehmet Günsur bence bazı sahnelerde yavan kalsa
Son günlerde herkesin birbirine ısrarla izlemesi için salık verdiği dizi gerçekten de bir solukta izleniyor. Ufak tefek kurgusal ve anlatımsal hatalar olsa da izlemekten çok keyif aldığım bir dizi oldu. Beren Saat (ki sevdiğim biri dizideki bazı hâl ve tavırlarını bana benzetmiş) çok iyiydi. Mehmet Günsur bence bazı sahnelerde yavan kalsa da (bu senaryodan da kaynaklı olabilir ki sanki de öyleydi) her halükârda beğendiğim bir sanatçı olarak bir tik daha almış durumda... Yakınlarda gittiğim ve çok etkilendiğim Göbeklitepe ise diziyi seyretmemin esas sebebi oldu. Tadı damaktayken bitirmekle nefis bir lezzet bırakan dizinin bence devamı gelir...
Filme gittiğimin ertesi gün filmle iligili yazayım derken baktım ki yazacaklarımı sevgili Sibel Arna benim yazacağım gibi yazmış. hatta o kadar ki, sonuna "bence" bile demiş.
Ve bence, biraz büyük büyük de olsa tam da bizim gibi uçuk kaçık tiplerin hikayesini keyifle izleyeceksiniz.
"En iyi arkadaşına aşık olmaktan daha kötü ve aynı zamanda daha iyi bişey varsa o da onun da sana aşık olmasıdır bence. Şimdi kafanızda tüm bu iyi ve kötü ihtimalleri toplamaya çalışın. Bir de en iyi arkadaşların yanına aile ve beraber büyüdükleri dostları serpiştirin. Sonuç? Sonuç tam tamına bir sıçış değil mi? Aşkın yürümeme ihtimalinde kaybedeceklerini düşündükçe delirmez mi insan? Ya da arkadaşlığı seçtiğinde birlikte olsaydık nasıl olurdu diye düşüne düşüne ömür çürütmez mi? “Biz Böyleyiz” böyle sıkıntılı bir durumu ince bir mizah, sağlam bir naiflik ve filmin başından sonuna kadar asla temposu düşmeyen dev bir romantiklikle anlatıyor. Filmden çıktıktan sonra kendimi günübirlik bir tatil kaçamağından dönmüşüm gibi hissettim. Hani havanın çok sıcak olduğu, denize kaç kere girdiğinizi hesaplayamadığınız, çıktıktan beş dakika sonra kuruduğunuz o güneş yüklenmeli günlerden biriydi sanki. Filmin yönetmeni Caner Özyurtlu’ya bu his için teşekkür ediyorum öncelikle. Filmin hikayesi Berrak Tüzünataç ve Melikşah Altuntaş’a ait. Senaryolaştırması ise yine Caner Özyurtlu’ya düşmüş. Karakterler hakkında yazabileceğim ilk şey çok gerçek oldukları. Romantik filmlerin kusursuz kullarından değiller. Defoları, denyolukları, korkuları ve acımasız taraflarıyla yüzde yüz insanlar. Ve her bir karakter kendine hayat verecek en iyi oyuncuyla buluşmuş. Birini bir diğeri oynasaymış asla böyle olmazmış. Özge Özpiriçci ile Şebnem Bozuklu’nun bir hesaplaşma sahnesi var bir an ordayım sandım ve kaçacak delik aradım. Berrak Tüzünataç ve Engin Öztürk’ün karaoke sahnelerine ayrı ayrı bayıldım. Nasıl yaşamışlar, nasıl hissetmişler offf ki ne offf! Şarkıları sadece sesleri ile değil bütün duyu organları ile söylediler. Bir de tabii Hümeyra olmasaymış “Biz Böyleyiz” yine ve asla böyle olmazmış. Büyük ustaya hayranlığımız, saygımız, sevgimiz yine kat be kat arttı. Sınırın sonsuzda olduğunu anladık. Özetle “Biz Böyleyiz” çok iyi film arkadaşlar. Mutlaka izleyin... Bence... "
Ocak 2020
Uzun yıllar medyada çalıştığım için, olay patlak verdiğinde ve filmi izlerken; her duyduğumu, gördüğümü, bildiğimi ve biraz da sanırım uzak yapımdan (Allah'tan) üstü kapalı olmaktan bir adım öteye gidemeyen tacizlere maruz kaldığımdan dolayı ama en önemlisi kadın olduğumdan çok çok derinlerde hissederek seyrettim filmi.
Skandal, televizyon dünyasında, özellikle de ABD Fox kanalında olup biten cinsel taciz olayını anlatıyor. ABD’deki Fox, beyaz, muhafazakâr, tutucu ABD seçmeninin izlediği bir kanal. Olayın geçtiği yıl da Trump‘ın Başkan seçilmeden öncesi yani seçim kampanyası dönemi.
Başkanlık seçimleri döneminde, Donald Trump’la yaptığı röportajda, ona oldukça zorlayıcı sorular soran Megyn Kelly, Fox kanal yönetimi tarafından daha önce tanık olmadığı bir şekilde uyarılır. Çünkü bu programdan sonra Trump, o bilindik cinsiyetçi tweet‘leriyle Kelly’e karşı bir kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır; bu çabası başarıya da ulaşır.
Filmdeki ikinci ana karakter Gretchen Carlson ise medyadaki bir tabuyu yıkarak; kendi programına makyajsız çıkmış ve haberlerin içindeki saldırgan üslubu eleştirmeye başlamıştır. Bu iki kadının eyleminden sonra film, kanalın CEO’su Roger Ailes’e ve perde arkasında gerçekleşen taciz olaylarına daha fazla odaklanır.
FOX News’un sahipleri Murdoch ve iki oğlu ama yönetimi CEO olarak Roger Ailes’a bırakmışlar. O da ayakta bile duramayan, yürüteçle yürüyen, ama ancak sekreterinin elindeki kilitle açılan kapının ardında bütün ekibi ve ekranları gözetleyen, zaman zaman da yanına çağırdığı güzel kadınları “televizyon görsel bir mecradır” deyip önce bacaklarını açtırıp bakan, sonra da taciz eden tam bir “pislik”
Ancak, bu pisliği canlandıran John Lithgow, son derece başarılı bir oyunculuk sergiliyor. O kadar ki seyrederken olduğu kadar okunduğu üzere :) yazılırken bile tiksinti uyandırıp nefret edebiliyor insan.
Fox'tan NBC'e geçiş yapan haber sunucusu Megyn Kelly'i Charlize Theron, televizyon yorumcusu Gretchen Carlson'ı Nicole Kidman ve kurgusal Fox News yapımcısı Kayla Pospisil'i Margot Robbie'nin canlandırdığı filmde, her sahnede bir kadın olarak kendimi sorguladım: En başta demiştim ya ama doğru ama değil, gördüğüm, duyduğum, üstü kapalı maruz kaldığım her olayın aslında deşifre edilmesi mi gerekirdi? Edilse, birşeyler değişir miydi diye? Filmde Margot Robbie'nin canlandırdığı Kayla, Charlize Theron'un canlandırdığı Megyn Kelly'e "zamanında söyleseydin, sadece bacak göstermekle kalmayacağını bilirdim" dediğinde bunlar geçiyordu aklımdan.
Ve bence, kendisini hep "başkasının gözünden" görmesi, ama öyle ama böyle suçu hep kendinde araması öğretilen bir cinsiyetin hele ki tüketim kültürü, erkeklerin kendine göre yorumladıları dinî kurallarla baskılanıp kendine bir varlık oluşturmaya çalışmasına şaşmamak gerekiyor ne yazık ki... Tabii eğer aklınızdan hemen oradan uzaklaşma, tepki verme gibi de bir seçeneği de vardı diye düşüneniz varsa...
Ve yine bence, dünyanın her yerinde ve her sektörde kadınları taciz hakkını kendinde bulan erkekler kadar bu erkeklerin gözünde taciz edilmeye değer bulunmayan ve ürkütücü geldiğinden taciz edilmeyen kadınların ağırlıklı olarak dananın kuyruğu gibi ne uzayıp ne de kısaldığı göz önüne alınırsa, tek çözüm sanki kadınların birbirinin kuyusunu kazmak yerine, birlik olmaları olacaktır. Birine bir şey yapıldığında, o iş yerindeki tüm kadınları karşısına alacağını bilmeli erkekler...
22 Aralık 2019
Sosyal medyada herkes son yıllarda seyrettiğim en iyi film" deyince zaten gitmek istediğimden ivedilikle gidişimi öne aldım. İlk yarı bittiğinde oyunculuğun mükemmel olması haricindeki esas düşüncem göğsüme oturan bir adam varmış hissiyatı ile nasıl boğuşurum oldu. Söylenenler bir "şaka" herhalde ya da ben gerçekten hiç anlamıyorum diye düşündüm. Sık dişini kızım deyip ikinci yarıya da girdim.
Joker benim için kesinlikle Jack Nicholsan iken, artık sanırım kafamda iki görüntü birden beliriyor... Joaquin Phoenix tek kelime ile mükemmel bir oyunculuk sergiliyor. Bohemian Rhapsody'den çıktığımda da aynı hisse kapılmıştım: Rami Malek benim için Freddy Mercury'den daha Freddy Mercury olmuştu. Şimdi de Joaquin Phoenix , kafamdaki Jack Nicholsan'ın tahtını salladı. Sadece Joker gülüşü benim için hâlâ Jack Nicholsan ama Joker bayağı bayağı Joaquin Phoenix..
Toplum kötüyü nasıl yaratır? Haksılıklara, eşitsizliklere tepkiler ve tepkinin de orantısızlaşmasının son derece etkileyici anlatılması. Lakin Ebru Nihan Celkan yazmış, "Hiçbirimiz zorba erkekliği başka bir yıkıcı erkeklik versiyonuna ikame eden bi 'şaka' istemiyoruz." diye. Bence de son derce doğru ve çarpıcı bir yorum...
Film boyunca Joaquin Phoenix ın oynadığı başka bir film gözümde canlanmadı. Çünkü isimle cismi özdeşleştiremedim. Çıkar çıkmaz hemen pek sevgili google'a danıştım ki, hayretler içinde kaldım. Nasıl bir kilo vermek nasıl bir değişimdir bu? Oyunculuğuna bir kez daha şapka çıkarttım.
Ve bence; hem herkesin yazdığı ve söylediği şeylerden dolayı hem Joker'in hikayesini öğrenmek hem mükemmel bir oyunculuk görmek hem de sinema kültürü açısından mutlaka görülmesi gereken bir film ama dediğimin arkasındayım; araya kadar sabrederek!
Ekim 2019
Copyright © 2019 Ve Bence - All Rights Reserved.