Burada yazan her şey beni de kimseyi de bağlamaz!
Burada yazan her şey beni de kimseyi de bağlamaz!
2000 metreden aşağı bıraktım kendimi… Salıverdim öylece…
Serde,18’lik kız evlat, yaşı duruma göre 30 ile 50 arasında değişen ergen sevgili, 90 yaşında ergen baba, ara ara ciddi olarak uyarılarda bulunan menopozluk bir beden, kayıplar, hastalıklar, günlük stresler ve hatta pandemik kaos varken son zamanlarda en sık duyduğum şey “Bırak kızım!” “Sal kızım!” cümleleri oluyordu; nasıl yapacaksam?
Birini bıraktığımda diğerinin yakama yapıştığı, diğerini saldığımda bir başkasının beni tarumar ettiği ruh halinde yıllar yıllar önce yapmayı istediğim, planladığım lâkin şartların bir türlü oluşmadığı şey oldu ve ben 2000 metreden aşağı BIRAKTIM kendimi…
Evet yaptım! 2000 metreden aşağı BIRAKTIM kendimi… SALDIM içimdeki özgür kızı göklere… Kırık kanatlarına hava doldurdum, uçmasını sağladım.
Ölmedim tabii ki…
Bir ışık da görmedim…
Öyle aydınlanıp köklü değişiklikler de yaşamadım sonrasında…
Ama içimdeki o cesur, kahkahalar atan kızı ortaya çıkardım bir süreliğine. Ve bir saatliğine de olsa anın içindeydim. Anda kaldım, anı yaşadım. Geçmişte değildim, aklıma bile gelmedi. Bir sonraki adımda ne olacağını tahmin etmeye ve mevcut durumu manipüle etmeye çalışmadım. Olanın içindeydim. Keyfiyleuçtum, keyfini çıkardım.
Velhâsıl kelâm, süslü kelimelerle ifade ettiğim, insanlık için küçük ama benim için büyük bir şey yaptım: Fethiye Ölüdeniz Babadağ’dan yamaç paraşütü ile atladım.
Yamaçtan aşağı kendini bırakırken, 2200 metrelere çıkarken, dönerken, gökyüzünde salınırken insanın içi bir kere mi hop etmez? Etmedi. O kadar etmedi, o kadar hazırmışım ki kızımla hatta kızlarımla birlikte süzüldük gökyüzünde… Endişe etmeden, hiiiiç olumsuz bir şey düşünmeden, keyifle, zevkle… Biri öz, ikisi manevi kızımlarımla zamandan koptuk; sırıtmaktan (bizimki tebessüm değildi çünkü) yüzümüz acımış halde kuş gibi süzülerek gerçek hayata indik.
Sınırsız özgürlük hissi, güç, iç sesini duyacak kadar sessiz bir ortamın huzurundan gerçek hayatımıza dönüş….
Sonrasında düşündüm, neden hiç korkmadığımı. Son birkaç yılda fark ettim ki hayat bizi endişelendiğimiz yerlerden vurmuyor. Ve gerçekten endişelendiğimiz, korktuğumuz hiçbir şey de bir etkimiz yok. Yapabileceğimizi yapıp bırakmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Kontrol mü? O zaten başlı başına hikâye…
Sinirleniyorum, üzülüyorum, endişeleniyorum tabii ki ben de, ermedim öyle… Ama eskisi kadar orada, o olumsuz duyguda kalmıyor, kurup büyütmüyorum. Belki tam çözemiyorum, silemiyorum ama içinde de debelenmiyorum. Belki sorun budur. Herkesin bana “sal kızım, bırak kızım” demesinin sebebi bence tam silememem ve sevdiklerimi memnun etmek, uyum sağlamak adına kendimden vazgeçmem sanırım. Kim bilir?
Aslına bakarsanız mutsuz değilim, sadece neşemi kaybettim galiba. Ve uçmak bana neşe verdi, belli bir zaman diliminde de olsa. Ve evet bıraktım, saldım yine belli bir zaman diliminde…
Bence insan bazen bırakabilmeli kendini, onun için bırakılacak yer neresi, zaman ne zamansa…
Ve bence, nereden ve ne zaman bırakırsa ya da salarsa, unuttuğu zaman tekrar tekrar hatırına getirebilecek notları olmalı… Bu da benim notum!
Temmuz 2020
Yamaç paraşütü yaparken hiç kokmamamın sebebi yukarıda anlattığım kadar afilli olmayabilir:) Korku kotamı Babadağ’a çıkabilmek için bindiğimiz minibüste yârın kenarındaki dar, virajlı ve tekinsiz yolda süratle yukarı çıkarken ve hatta aynı yolda daha da hızla aşağıya inen minibüslerle burun buruna gelirken doldurmuş olabilirim. Eğer uçamasaydık ben ya paraşütsüz atlayacaktım ya da yürüyerek inecek ve indirecektim kızlarımı. O kadar!
Yıllarca kızımı beklerken kelimenin tam karşılığı yedim içtim ve kitap okudum. sonra bir gün dedim ki; "çocuk sağlıklı olsun diye spor yapıyor ben ya obez ya alkolik olacağım. Kaldır mâbâdı kızım yap bir şeyler..." Tabii durumda biraz mübalağa olsa da şimdiye kıyasladığımda pek bir şey yapmadığımı yenilerde anladım. Velhasıl önceleri ufak ufak yüzmeye başladım ki, "her zaman ıslanma mood'unda olmuyorum" diyen ben ez az haftada iki yüzer oldum. Sonrasında hoooop master yüzücü olarak yarışlara katıldım ki o da ayrı bir komedi hikâye... Neyse yüzüyordum ve kendimi iyi de hissetmeye başladım lakin bunu sıkışık zamanda yapmaktan hoşlanmadığımdan kızın antrenmanının bitmesini beklerken değil gün içinde yapar oldum. Bu sefer de çıktı mı yine antrenmanın bitmesini beklerken dünya kadar zaman yine. Allah'tan kitap okumak gibi ruhumun bir ilacı (ve o zamanlar benimle olmaktan zevk alan kafa dengi de bir arkadaşım da) var ama her gün 3 saat muhtelif kafelerde okumak neyse de hafta sonları 5.30'da açık bir yer olmadığından yaz kış araba içlerinde okumak da bir süre sonra daralttı. Ben de hazır Fenerbahçe'deyim, yürüyeyim, güneşin doğuşunu seyredeyim dedim.
Parkta dönmekten sıkılınca şöyle Dalyan'a doğru gideyim dedim. Dalyan oldu Caddebostan, Caddebostan oldu Suadiye, Suadiye oldu Bostancı derken bayağı bayağı tempolu yürümeye başladım
Yürümeyi hep sevdim ama koşu bantlarından ömrü hayatımda hiç hazzetmediğimden bunu spor olsun diye yapacağım hiç aklıma gelmezken, ben bayağı bayağı yürür oldum. Hatta yürümeyince kendimi yoksun hissedecek kadar hem de... Güneşin doğuşu, güneşin batışı, kar, yağmur demeden hafta sonları özellikle yürüdüm. Hem ruhuma hem bedenime iyi geldi açık havada yürümek. Derken bu yıl 41.'si düzenlenen İstanbul Maratonu'na katılayım dedim. Üstelik de kayıtların bitmesini saatler kala. Halk koşusu istemedim. 8 ya da 10 K olsun demiştim ama onlar İstanbul Maratonu'nun ayaklarıymış ve daha öncesinde yapılmış. Ben de 15 km. koşusuna yazıldım. Ve sanki bunu beklermiş gibi araya binbir türlü şey girdi ve ben neredeyse haftalardır eskisi gibi yürüyemez oldum. Araya sıkıştırmalı ufak tefek yürüyüşler yaptım ama 15 km.'ye katılacak ciddiyette değil. Velhasıl kelâm; bu şekilde 3 Kasım 2019 tarihinde 15 km. İstanbul Maratonu'na katıldım. Üstelik yarış stresine girip gece elli kere uyanıp 'neden böyle bir şey yaptığımı' sorgulayarak. Bitireceğimi biliyordum ama koşarak mı, yürüyerek mi, emekleyerek mi, onu bilmiyordum.
Ve başladım Altunizade'den 33 bin kişi ile birlikte 15 km. koşmaya. Kalbimin pıt edişi, yürümeye başladığımda bitirebilecek miyim telaşına dönüşünce, "Hep kızına söylediğini uygulama zamanı. Zevkini çıkar. Bunu yapabilirsin" diyerek ve ve Hume'un "Eğer burada durup daha ileri gidemeyeceksek, niçin bu noktaya kadar geldik!" sözünü hatırlayıp kendi kendimi telkin ederek köprünün ortasında fotoğraf çekip yoluma devam ettim. eskilerin deyimiyle şerbet gibi bir havada benim için hâlâ Boğaziçi Köprüsü olan köprünün üstünden Beşiktaş yokuşundan aşağı manzaranın keyfini çıkara çıkara tempolu yürüdüm. Hatta ara ara gaza gelip koştum. Dolmabahçe, eski okulum, Karaköy, Galata Köprüsü, Eminönü, Sirkeci, Topkapı Sarayı önünden Yenikapı'ya doğru keyifle hatta zaman zaman kendi kendime gülerek vardım. Bitiş noktasını geçtiğimde sanki atomu parçalamışım gibi bir kendimle gurur, bir mutluluk...
47 yaşımda, kendi kendime karar verip katıldığım bir spor organizasyonunun sonunda kendimi son derece iyi hissettim.
Daha önce de katıldığım spor organizasyonları var. Ama düşündüm de hepsi eş durumundan olmuş. Onlardan da çok zevk aldım ama esas kendi kendime karar verip kendi zevkime böyle bir faaliyette bulunmak bana çok iyi geldi.
İşin ilginç yanı derecem, kaç kişide kaçıncı olmuşum gibi ayrıntılarla, yok fotoğraf çekerken yok telefonu açarken kaybettiğim zaman olmasa daha iyi derece yapabilirdim gibi kendi kendime serzenişlerde bulunarak sanki kırk yıllık atletmişcesine ince hesaplar bile yaptım.
Ve bence sporun doğasında bu var: Kendi kendinle yarış! İşi keyifli kılan, endorfin salgılatan da bu... Lakin fazla hırs da kundorfin salgılatıyor ki bunu da yakın çevremde görmüşlüğüm var...
Ve yine bence, bir şeyi yapmazsan yapamıyorsun. Tıpkı koşmazsan koşamayacağın gibi...
3 Kasım 2019
Copyright © 2019 Ve Bence - All Rights Reserved.