Burada yazan her şey beni de kimseyi de bağlamaz!
Burada yazan her şey beni de kimseyi de bağlamaz!
Aslında nokta atıştı benimki. Nereye gitmek istediğimi biliyordum, nerede kalmak istediğimi biliyordum, gerisi ise nazarımda teferruattı. Nettim: Antakya Museum Hotel’de kalacak, Antakya Arkeoloji Müzesi’ni gezecektim. Ve evet Hatay/ Antakya mutfağının zevkini çıkartacaktım; o kadar… Diğerleri ise bu seyahatin kaymağı olacaktı.
Rezervasyonu yaptırdım, dersimi çalıştım hafta arası gayet sakin zamanda çıktım yola ve havaalanına giderken yarı yoldan mâbâdıma bakarak döndüm eve… Sis nedeniyle uçuşlar iptal edildi…
Yıldım mı? Tabii ki hayır! Bir hafta sonra aynı planla yine yola revan oldum ve bu sefer azimli sıçan misali her açıdan daha da iyi bir zamanda otele giriş yaptım…
İlk defa yurt içi kültür gezisine çıkmış yol arkadaşımla, daha girer girmez çarpıldık otele… Hadi onun ilk deneyimi idi. Bense sokak süpürgesi kıvamında gezen ve her gitttiğim yerde zincir oteldense yerel, butik yerlerde kalmayı seven biri olarak tam da orayı istememe rağmen beklentimin çok üstünde bir yer olarak beni de çarptı!
Kısaca öykü şu: Otel yapımı için kazı yapılırken Helenistik Dönem’den başlayarak İslami Dönem’e kadar birbirini izleyen beş farklı katmanda 13 ayrı medeniyete ait 30 bine yakın eser ortaya çıkınca, proje tamamen değiştirilip çelik konstrüksiyonlarla bu kalıntının üstüne inşa ediliyor otel. Altta kalıntılar, üstte odalar yanda ise müze girişi. Müzeyi gezmek için otelde kalmak gerekmiyor ama otelde kalınca müzeyi yaşıyor, hissediyor; tarihin üstünde uyuyorsunuz…. Muhteşem bir his!
İnşaat çalışmaları sırasında ortaya çıkan ve içerisinde dünyanın en büyük tek parça mozaiğinin de bulunduğu tarihi eserlere sahip The Museum Hotel Antakya, dünyanın ilk müze otel olma özelliğini taşıyormuş.Yıllar yıllar önce gece müzede kapalı kalan gençleri konu alan bir film izlemiştim,. Nasıl bir şey olabileceğini anlamaya çalışmış, çok heyecanlanmıştım izlerken… O heyecanımı hayata geçirip daha bir coşkuyla yaşadım konaklarken.
Ören yerine bakarak kahve, çay ya da şarap yudumlamak, odandan tarihe bakmak, yaşamak, doymak ve tekrar acıkmak; anlatılmayıp yaşanacak bir deneyim. Ki imkân varsa yaşanmalı da… Kalıntılara bakarak otururken, odandan mozaiklere bakarken insan hayatı, yaşadıklarını, yüzyıllar içinde berbat hale gelen mimari estetik anlayışını sorguluyor.
Gaziantep Zeugma, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ni görüp kendinden geçen biri olarak Hatay Arkeoloji Müzesi de beklentimin hiç altında kalmadı. Büyüklüğü, sergilemedeki düzeni içindeki enfes eserlere yakışır nitelikteki müze de mutlaka görülmesi gerekenlerden bence.
Ve bence özellikle de Hitit Kralı Suppiluliuma heykeli ile, “neşelen, mutlu ol, hayata katıl” yazan mozaik ile gördüğüm en neşeli insan heykeli özellikle dikkati hak ediyor. Birbirinden muazzam mozaikleri söylemeye gerek bile yok.
Görülmeli mi? Bence evet!
Aralık 2021
Yesek yesek şimdi ne yesek?
Her yere ulaşamayabilirsiniz…
ALÂADDIN'IN EGZOTIK DIYARINA YOLCULUK...
Girizgâhım biraz çocukluğumuzdaki Ayşegül serisi gibi olacak ama; biz iki kafadar 30 yıllık ortak zevkimiz doğrultusunda ve çocukların “sal anne” düstûruna uyarak burayı salıp Afrika yollarına doğru yola çıktık. Hem de hiç adetimiz olmadığı şekilde ön çalışma yapmadan tamamen tur rehberimizin ellerine bırakarak kendimizi…
Tüm dünyanın Moracco dediği bizim ise Osmanlı zamanında fes üretiminin yapıldığı Fez şehrinin isminin zamanla kalıplaşmasıyla Fas’a doğru yola çıktık. Kalkış duası yaparak 5 saatlik uçuşun ardından Kazablanka’ya indik. Bu arada seyahat ettiğimiz Air Arabic, bizdeki Pegasus gibi; dar koltuk araları, paralı ikram ve tek farkı kalkış duası yaptırması… Bu da böyle bir bilgiydi deyip devam edeyim: Kazablanka’dan 3,5 saatlik otobüs yolculuğu ile -ki bu Fas gezisinin genel durumu olacakmış o zaman bilmiyorduk- Endülüs’ün kutsal bilim başkenti Fez şehrine vardık.
FEZ
Fez eski bir başkent ve eski dokusunu kaybetmemiş gerçekten eski bir şehir. Halkın fakirliği ve sefaleti Fas’ın genel olarak tamamı gibi (istisnai yerler var tabii) şehre de yansımış. Lakin bu durumun egzotik, bugünün moda değimiyle organik bir havası da yok değil. Fas genelinde (Duru’ma gelsin:) dericilik, terzilik, dokumacılık vb. gibi neredeyse hâlâ her iş ve zanaat elle yapılıyor. Hatta pek çok meslek bu şekilde Unesco tarafından koruma altına alınmış. Öncelikle kralın görkemli sarayından sadece birinin kapılarının fotoğrafını çekip şehrin içerilerine doğru ilerledik.
Turumuz boyunca bütün camiilerde namaza denk geldiğimiz için ancak dışarıdan fotoğraflayabildik. Sadece Bü’lnâniyya Medresesi’ni keyifle inceleyip fotoğraf çektik. Kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Mellah Musevi mahallesi ve Fez çarşısını dolaştık. Egzotik kapılar ardında havuzlu avlulu eski evlerden yapılan oteller ve tabii ki hâlâ ev olarak kullanılan binaların yanı sıra küçük küçük dükkanların olduğu daracık sokaklarda kendimi Alaâddin’in Yasemin’i gibi hissetim. 😉
Tek farkımız onun esmer benimse dal esmerlerin diyarında sapsarı ampul gibi olmamdı.
Fez sokaklarında bir deri tabaklama atölyesine de gittik. Buradaki ve pek çok yerdekinin aksine boya kullanılmayan atölyede yeşiller ülkenin bence resmi otu naneden, kırmızı nardan, falan yapılıyor. Modeller de renkler de nefis… Pek fiyat bilgim yoktur lakin grup arkadaşlarımın dediğine göre fiyatlar da son derece uygunmuş.
Dar sokaklarda karşımıza ne çıkacağını bilmeden ilerlerken Yaklaşık bin yılı aşkın süredir Fas’ta eğitim hayatına devam eden dünyanın kesintisiz eğitim veren en eski üniversitesi olma özelliğini taşıyan Karaviyyin Üniversitesi (9.y.y.) önünde bulduk kendimizi. Bu arada sanki yalnız dolaşıyormuşuz gibi anlaşılmasın hatta anladıysanız bile bence böyle bir şeye de yeltenmeyin. Lakin gerçekten labirent gibi daracık sokalarda kaybolmanız işten değil… Bizim hem rehberimiz hem de yerel rehberimiz hem de sadece Fez sokaklarında dolaşırken yanımızda biri daha vardı.
Gelelim Karaviyyin Medresesi’ne…. Tabii ki namaz zamanı diye içini gezemedik ancak kapısından şöyle bir baktık. Üniversiteden çok camii gibiydi. Benim için en önemli nokta ise bu medresenin bir kadın tarafından yaptırılmış olması: Tunuslu ilim aşığı olduğu söylenen Fatima el-Fihri… Bu hususun hemen altını çizdim belleğimde tabii ki!
Bu arada başta da söylediğim gibi tüm camii ve medreselere ısrarla namaz vakti gittiğimiz için dolaşamadık ancak şöyle bir bakabildik. Lakin kapı, ahşap işçiliği ve mozaiklerin güzelliği ne kadar etkileyici güzellikte ise allah günah yazmasın ama müezzinlerin ezan okuması ve abdest alırken ortaya çıkan manzara bir o kadar kötü idi. Abdesti akan bir su ile değil, ortada yalak gibi bir havuza tüm cemaat beraber daldır çıkar alıyor. Tamam suyun kıymetli olduğu bir coğrafya ama görüntü feci… Müzezzinlerin okuması ve makam anlayışı ise hiç bize göre değil. Memleketimde insanın içine doğan huzur, burada bitse de kurtulsak telaşına bırakıyor.
Fez de bir de dokuma atölyesine gittik. Halen elle yapılan dokuma tezgahlarında, pamuk, ipekli, yünün yanı sıra kaktüs bitkisi de dokunuyor. Hafif parlak, nefis bir şey…
MEKNES
Fez’den Meknes’e geçtik. Kısa bir şehir turundan sonda oranın meydanında biraz turladık. Meydanlarda her şey var: Yiyecek içecek de satılıyor, maymun, yılan gibi hayvalar oynatılıp fotoğraf çektiriliyor, kına, büyü yapılıyor, oyunlar oynanıyor.
Fas’ta dilenciliğin adı da bahşiş, yapılan her şeye verilen paranın adı da… Kostümlü birini gördünüz misal, fotoğrafını çekerseniz, bahşiş vermek zorundasınız, yoksa kurtuluşunuz yok. Her şey pazarlığa tabii. Ama öyle böyle bir pazarlık değil. 100 diyorsa 25 diyerek başlıyorsunuz pazarlığa üstelik en fazla da 35’e alıyorsunuz alacağınızı; o kadar yani…
Meknes,eski, harap bir yer. Fez de eski harap ama oranın kendi içinde bir estetiği var yine, Meknes’te o da yok.
Yorucu bir gece ve gündüzün ardından Meknes’te otelimize vardığımızda önce biraz kulaklarımız düştü. Lakin bu tamamen Marakeş’te kalacağımız oteli bilmemenin şımarıklığıymış. Çünkü Hôtel Transatlantique mimari açıdan eski olmasına rağmen son derece güzel bir oteldi. Tek sorun; gittiğimizde hava sıcaklığı alışık olmadıkları kadar düşük olduğundan otel soğuktu ve klimalar çalışmıyordu. Büyük odalar ve mermer koridorlar da duruma hiç yardımcı olmuyordu. Klimaya bakması için teknik servis adı altında gönderilen kadınlar direk iki ızgaralı, tek tekerleği kırık elektrikli radyatör getirdiler.
Neyse odalar değiştirildi, klimalar çalıştı ve iki gece keyifle kaldık Transatlantique’te.
Bu soooon derece uzun günün ardından ertesi sabah üç saatlik otobüs yolculuğu ile Mavi Şehir Şafşavan’a gittik. Bu uzun otobüs yolculukları da Fas gezimizin bir özeti adeta… Her yer birbirine çok uzak, sadece tek bir yol var ve o yoldan gidilip dönülüyor her yere. Günlük toplamda 6 saatin altında hiç yolculuk yapmadık. Buna da panoramik şehir turları dahil değil. Biz kafadarlar on yıllık otobüs seyahatimizi altı günde yaptık geldik anlayacağınız.
Şafşavan tepeden görüntüsü ile bizi hayal kırıklığına uğratsa da, içne geldiğimizde hayal kırıklığımızın yerini müthiş bir keyif aldı. Gerçekten keyifli avluları ile masmavi evleri, daracık merdivenli sokakları, otantik el işçiliğinin en güzel örneklerini sunan rengârenk dükkanları ile bizdeki bir Alaçatı falan gibi bir tatil kasabasını andırıyor. Rengârenk boyaların satıldığı dükkanlar ki şehrin tamamı gibi görsel bir dekor. Bence Fas’a gelip Mavi Şehir Şafşavan’ı görmeden ayrılmayın… Ama gerçekten çok hırpalayacı bir yolu var bilginiz olsun.
Şafşavan dönüşü bir gece daha Meknes’te konakladıktan sonra Rabat’a doğru yine yanar dönerli otobüsümüzle yola çıktık.
RABAT
Rabat ülkenin başkenti. Ve öyle olduğu daha girişinden belli. Her yer bayrak bayrak bayrak… Geniş caddeler, düzenli bir şehir. Şehrin yarısını kralın sarayı kaplıyor. (Mübalağa ediyorum ama son derece büyük hepsi gibi…)
Şehri şöyle bir turlayıp tur diliyle ‘panoramik tur’ yapıp Hassan Kulesi ve V. Muhammed anıt mezarını gördük.
Hassan, üç kardeş kule, minareden biriymiş. Fas’ta minareler yuvarlak değil köşeli, kule gibi. Hatta Hassan, içinde müezzinin yukarıya eşekle çıkabilmesi için geniş yapılmış. Aynı mimar ya da aynı mimarın öğrencileri tarafından yapılan bu üç kardeş minareden diğeri Marakeş’teki Koutoubia (Kutubiyye), bir diğeri ise İspanya Sevilla’daki Giralda imiş.
V. Muhammed’in türbesinde ise 7/24 Kur’an okunuyor.
Rabat’tan yine, yeniden :) otobüsle Atlantik kıyısına doğru yola çıktık. Okyanus kıyısında Udaya Kalesi’ne yürüyüp tepeden okyanusu seyrederek tüm dert tasa ve sıkıntıları suya bıraktık.
Ve nihayetinde sanırsam 2 ya da 3 saatin sonunda Marakeş’e vardık.
MARAKEŞ
Kırmızı şehir Marakeş’in daha girişten egzotik bir havası var. diğer şehirlerden farklı. Daha zengin, daha şehir ama dokusunu da kaybetmemiş. Çünkü beş kata kadar imar veriliyormuş ve binalar bilâistisna koyu pembe, kiremit gibi karakteristik bir kırmızı. Bu rengi genel olarak binada sevmesem de bir bütün halinde çok hoş ve dediğim gibi çok egzotik görünüyor.
Şehirde yine hızlıca Bahia sarayını, 800 yıllık Moresk mimarinin en güzel örneği ve Hassan ile Giralda’nın kardeşleri Koutoubia’yı gördük. Ve Afrika kıtasının en haraketli ve Mucizeler Avlusu olarak adlandırılan şehir meydanı Jma El Fna’ya oradan da Marakeş’in Kapalı Çarşı’sı “Souk” ve sokakları yüzyıllar öncesine götüren Medina… El Fna meydanı gerçekten fena; fena kalabalık, fena karışık, fena pis, fena halde ilginç, fena halde absürt… Yemek de var (ama öyle böyle değil, aklınıza gelen her şey, açıkta) tatlı da, yılan oynatıcı da büyücü de, falcı da dövmeci de, maymun da papağan da, abuk subuk oyunlar da var akrobatik gösteri yapanlar da, fayton da bisiklet de, motor da el arabası da; tam keşmekeş…
Bambaşka bir diyara ve zamana düşmüş gibi hissediyor insan. Esnafından turistine, yerlisinden yabancısına bu mahşeri kalabalığa ilave olarak bir de sürekli yapışırcasın bahşiş isteyenler ve kazara fiyatını sorduğunuz bir esnafın pazarlık etmek için çıra sakızı gibi yapışması da çabası… İnsanın kafası abandone oluyor ama bir o kadar da etkileniyor. Diyorum ya bambaşka bir zaman ve diyarda hissi, kafası…
Daracık sokaklarda nefis kapılar ardında gizli bahçeler, masal diyarı ve kelimenin tam anlamıyla çöldeki vaha gibi havuzlu avlular, içerisiyle dışarısı arasında tezat; çok farklı çok…
ARGAN KEÇİLERİ
Fas’ta gördüğüm en değişik şeylerden biri de argan ağaçlarıydı. Daha doğrusu argan ağaçlarındaki keçiler… Ama durun baştan alayım: Marakeş’ten Cicchaoua üzerinden Atlas okyanusu kıyısında yer alan eski bir Portekiz şehri olan Essaouira (Suveyre) doğru yola çıktık. Yolda ise neredeyse herkesin neredeyse tek almak istediği şey olan argan yağı almak için Fas’ın en iyi ve sertifikalı iki ürününden biri olan bir kadın kooperatifinde duracaktık. Bu arada her şehirde her dükkanda argan yağı ve argan yağlı ürünler var. Fiyatları da birbirinden çok farklı. içeriği ise meçhûl! Bundan dolayı böyle bir yere gitmemiz büyük şans oldu.
Argan, Argania Spinosa Atlas Okyanusu'nun Afrika kıyılarındaki, Atlas Dağları eteklerinde, Dünya’da sadece Fas'ın güneybatı bölgesi Agadir'de yetişen ağaç. UNESCO tarafından koruma altına alınmış bu ağacın meyvesinden üretilen argan yağı Fas'ın sıvı altını olarak adlandırılıyor. Özellikle saça ama bir o kadar da cilde iyi geliyor.
Agadir’e yaklaşınca gördüğümüz manzara esas ilginç olanı: Argan ağaçlarında kuş gibi tünemiş keçiler. Evet bildiğiniz keçiler… Dallarda koca koca keçiler, keçi gibi tırmanmış, teplerde baykuş gibi tünemiş duruyorlar. Meğer arganın cevizin üstündeki yeşil bölümü gibi bir bölümü varmış. Keçiler onu pek severlermiş ve o da keçilere pek iyi gelirmiş. Hayvanlar dallara çıkıp onları yer lakin çekirdeğini kıramaz kakalarıyla atarlarmış. İşte o dışkıyla atılan çekirdekler toplanıp temizlenip badem gibi kırılıp aynı badem gibi ezilip yağı çıkartılırmış. Tabii ki hepsi değil ama bunlarda kesinlikle ziyan edilmiyor. Başta da dediğim gibİ bu ağaç dünyada sadece Fas’ta, Fas’ta da sadece Agadir bölgesinde yetişiyor.
Argan yağı için gittimiz kadın kooperatifinde, kadınlar bize bir bir nasıl ve neler yaptıklarını anlattılar, gösterdiler. Her derde deva arganın yenileni, sürüleni, koklananı, sabunu, botoks etkisi yapan kremi velhasıl her şeyi var.
Biz de argan yağlandık geldik bir koşu Fas’tan…
Essaouira
Ve arganlara keçi yüküyle para bırakıp az gidip uz gidip dere tepe düz gidip Cichaoua üzerinden Atlas okyanusu kıyısında yer alan eski bir Portekiz şehri Essaouira (Suveyre)’ye vardık. UNESCO tarafından burası da dünya mirası olarak kabul edilen bir yer. Kalesini dolaştııp topun ağzında fotoğraf çektirdikten sonra (balık çarşısını da gezin dendi ama biz kale manzaralı bir cafede oturmayı tercih ettik. Pahalı ama nefis manzarası olan bir yerdi ve değerdi.) eski Roma kentlerinden uyarlanarak inşa edilen Medina’yı dolaştık . Daracık sokakları, harika kapılı binaları, minicik dükkanları ile film seti gibi ve ilham verici… Benim gibi düşünen Orson Wells, Jimy Hendrix gibi bohem hayatı seçen pek çok ünlü de burada üretmeyi uygun görmüş.
Yine az falan gitmeyip dere tepe değil bayağı dümdüz gidip Marakeş’e geri döndük. Gece ise ergenlerin tabiriyle Marakeş gecesine aktık, Arap müzikleriyle kurtçukarımızı döktük.
Sabah Marakeş’te beni en çok etkileyen yerlerden biri ve açık ara ruhumu en dinlendiren; bolca kobalt mavi ve yeşilin binbir tonu, biraz da sarıyı barındıran Majorelle Bahçesi ve Yves Saint Laurent ile Pierre Berge’in evi ile güne başladık.
Bahçe, çölde vaha…. Kaktüsler, ağaçlar, mini havuzlar ve gölet arasında hiç de sırıtmayan bir mimari ile yapılmış bir ev. İçindeki müze bizim gittiğim gün kapalıydı ama YSL ürünleri olan mağaza, minik kitapçısı, kafesi ve çizimlerinin yer aldığı minik oda açıktı. Kaldı ki kapalı bile olsa bahçe ve binanın dışı bile görülmeye değer, tabii bence…
Bahçenin kapısından bizi jipler aldı ve Altay dağları eteklerindeki Berberi köyüne gitmek için yola çıktık. Aklıma gelmişken; bu benim bir turla ilk yurt dışı seyahatim. Bu tur da güzel arkadaşımın öğretmen arkadaşlarının çabası ile oluşturulmuş münferit bir grup. Pek çok aksaklık olmasına rağmen (o kadar ki son iki gün rehberimiz gitti, sadece “benim Türkçe şaka” diyen yerli rehberimizle dolaştık) turla gitmenin konforu olmadan gezilecek bir ülke değilmiş Fas. Bence gidecekler eğer her yeri görmek istiyorlarsa kesinlikle bir turla gitmeliler.
Neyse, dediğim gibi Berberi köyüne gitmek için bizim için ayalarlanan jiplerle Altay dağlarına tırmanmaya başladık. Önce jiplerin havaya girmemiz için hoşluk olduğunu düşündük meğer zorunlulukmuş. Dar, virajlı tırmanışta başka bir araç olmazmış zaten. Çocuk sahibi olamayan kadınların yüzyıllardır ziyaret ederek derman bulmaya çalıştıkları Mulay İbrahim, Tifruin ve Taddart köylerinde molalar verdik. Hayvanlarla birlikte yaşadıkları bir berberi evini dolaştık, ikram ettikleri ve yemelere doyamadığımız tereyağ, bal ve ekmeğin yanı sıra bize özel olarak hazırlanan Berberi çayımızı içtik. Yokluk ve sefalet yürek burkan cinstendi.
İki küçük Berberi kızı çevirip bir şeyler istediler. Ben yine bahşiş sandım ve verdim. Lakin ısrarla bir şey deyip ellerine parmaklarıyla bir şeyler çiziyorlardı. Anlamayıp rehberimize sordum, kalem istiyorlarmış. Her zaman kalem kutumla dolaşan ben, çantamda kalem bulamadım. Arkadaşımdan çıkan bir kalemi verdik. Alanın mutluluğu kadar, alamayanın hüzünlü bakışları da içime oturdu. Bizim çocukların varlık içindeki yoklukları, o çocukların halleri. Gerçi bunu görmek için illâ Fas’a da gitmeye gerek yok. Türkiye’de de pek çok yerde durum bundan farklı değil maalesef…:(
Dağın eteklerinde bir gölün kıyısındaki sahra çadırlarında yemeklerimizi yiyip dönüş yoluna geçtik. Yine lezzetli bir tajin, harika bir salata ve her türlü alkollü ve alkolsüz içecekten oluşan yemeğimizin yanı sıra somun somun lezzetli ekmeklerinden yendi.
Dönüş yolunun gelişteki kadar hırpalayıcı olmaması ise harkûlade oldu.
Fas’taki son akşamımızı çok geniş bir alan üzerinde masal diyarı olarak inşa edilen Chez Ali’de geçirdik. Hazırlanan folklorik ve atlı gösterileri seyredip yedik eğlendik. Bence Chez Ali de Marakeş’te gidilesi yerlerden biri. Ve bence seyrettiğim birkaç atlı gösteriden (ki biri Viyana’daki İspanyol binicilik okulu idi) çok daha etkileyici idi.
Son gün ise benim benim pek de beğenmediğim Kazablanka’yı şöyle bir turlayarak Fas seyahatimizi sonlandırdık.
Tabii Kazablanka’da bir kurabiyeci (özel bir yermiş ve lavantalı kurabiyesi pek lezzetliydi), mahkeme binasını, kralın sarayını, Casablanka filminin (gerçek olamayan) çekildiği Rick’s Cafe’yi dışarıdan görüp dünyanın en büyük bana göre beton beton ve son derece soğuk olan Hassan camiisni gezdik. bir Sultanahmet'i bir Selimiye'yi gören için pek bir yavandı.
Ampul gibi kafam ve çok tanıdık gelen ismimle tüm gümrük ve havaalanı görevlileri arasında büyük beğeni toplayarak keyifle geri döndük...
Bence kesinlikle gidilip görülmeli... Ve bence mutlaka bütçeye göre bir organizasyonla gidilmeli. Birileri sizin adınıza yapmalı. Öyle Avrupa'daki, Amerika'daki gibi yürümüyor işler. farklı bir dinamiği var. Dersini çalışıp arabanı kiralayıp ya da toplu taşımayı kullanıp otel ya da evinde kalarak turist olmayı hayal bile etmemek lazım...
25 0cak 2020
* Fas’ta her şehrin bir rengi var: Kazablanka beyaz, Marakeş kırmızı, Rabat sarı, Mekres yeşil ve Fez mavi.
* Fas bizde olmayan bir bilince sahip: Kazablanka hariç şehirlede altı kata kadar imar izni varmış. Öyle dikey değil, yatay gelişme söz konusu. Üstelik bizde sadece Bodrum'da uygulanabilen tek renk durumu şehirlede özellikle de Marakeş'te ciddiyetle uygulanıyor.
* Palmiyeler önemli. Özellikle Marakeş'te. Kesen ya da ölmesine sebep olan ciddi para cezasına çarptılıyormuş.
* Fasın geleneksel kıyafeti cellabe. Özellikle üç erkekten ikisi sünnet çocuğu gibi cellabe ile dolaşıyor.
* Fas'ta camii minareleri koni şeklinde yuvarlak değil kule şeklinde köşeli dörtgen.
* Naneli (taze) yeşil çaylı Berberi çayı ya da Fas çayı her yerde içiliyor. Bence de çok lezzetli
* Müezzinleri feci okuyor...
* Fatima'nın eli her yerde, o kadar her yerde ve her şeyde ki insan almak istemiyor.
* Kazablanka bana göre açık ara Fas'ın en çirkin şehri...
* Halkın hepsi Arapça ve Fransızca biliyor. sadece bu kadar da değil, Berberice, İspanyolca, Portekizce ve İngilizce de biliyorlar... İnsan kendini çok ezik hissediyor.
* Geleneksel yemekleri tajin çok lezzetli ve bizim damak zevkimize çok uygun. Etlisi, tavuklusu, sebzelisi var. İçine genelde kuru erik, kayısı ve badem de konuluyor.
* Bakla çorbası da çok lezzetli. Mutlaka içilmeli.
* Hele ekmekleri... Hepimiz somun pehlivanı gibi döndük ekmek yemekten.
* işin en güzel tarafı tüm yiyeceklerin ve etlerin organik olması... Öyle ilaçlı, ne idüğü belirsiz tohumlar falan değil. Tadından da anlaşılıyor her şey...
* Zeytinyağı ve zeytin inanılmaz lezzetli ve kaliteli.
İşi bahane edip Brüksel'in yolunu tutan ben, şehir efsanesi olarak duyduğum ve hiç başıma gelemeyen gümrükte alıkonma olayının hiç de şehir efsanesi olmadığını deneyimleyerek üç günlük seyahatime olaylı bir giriş yaptım. Gümrük memuru tıpkı Cem Yılmaz'ın anlattığı şekilde geliş nedenimi sorup neden Almanya'dan aldığım Schengen'e rağmen neden ilk oraya gitmediğimi sorunca engin İngilizce'mle Schengen'in her yeri kapsadığını, Almanya'dan aldığımı vizeyi v oraya da gidecekken Belçika'da arkadaşlarımı ve yeğenimi ziyaret edip sonra gideceğimi söyledim. Ne kadar etkili olduysa anlatımım beni arka odaya alıp sorgulamaya başladılar:) Neden gelmişim, nerede kalacakmışım, ne kadar kalacakmışım,dönüş biletim var mıymış, kredi kartım var mıymış, ..... gibi milyon soruya muhattap oldum. Ve esas ecel teri döktüren, yanımda benden iyi dili olanları öne sürerken tek başına kendimi doğru ifade etmeye çalışmak oldu. İnsanların hiç gözünün yaşına bakmadan ilk uçakla geri yolluyorlarmış; hele ki kalacak otel rezervasyonu yoksa ki ben yeğenim ve arkadaşımda kalacaktım. Velhasıl kelâm bier saate yakın tutulduktan ve bir ton ter dökdükten sonra giriş mührünü bastı amca ama sonrasında bavulumu incelemeye aldılar. Bavulumda da neler yok ki? İlk göz ağrımız Maastricht'te üniversiteye başladığı için ona götürdüğüm sucuğundan mantısına, kahvesinden çekirdeğine bir dolu alakasız şey vardı. Sadece ilk göz ağrım Doğa'ma değil aynı zamanda tekne kazıntımız Doğa'ma da öksürük şurubundan masal kitabından benim yasemin çayıma kadar alakasız şeyler vardı. Bu arada arkadaşıma ev hediyesi, rakı bardağı, baklava da cabası... Bavulum feciiiiiiiydi anlayacağınız. Açılıp sorgulanması, hele ki diğer sorgunun üstüne tuz biber ekti. Vitaminlerimi de sorgulayınca "bak menopozlu bir kadınım hepsi benim" diye nasıl çemkirdiysen bıraktılar ve Brüksel'e girdim.
Girdim ama sonradan öğrendiğime göre dönüş biletimin olması, paramın olduğunun göstergesi kredi kartımın oluşu ve kendimi anlatacak kadar dahi dilimin olması artılarımmış. Lakin kalacak yerimin arkadaş yanı olması, başka ülkeden aldığım Schengen ile gelmiş olmam ve ucuz bir hava alanı olan Charleroi'ye tipimin uymaması eksilerimmiş.
Her ne ise Brüksel'de sağ olsun arkadaşlarım alıp beni Hollanda'nın Maastricht'e götürdüler, kuzumu yerinde görüp emanetlerini verdim. Son derece şirin, küçük bir yer olan Maastricht'i bile dolaşacak zamanım oldu. Keyifli bir yer, tam bir öğrenci şehri.
akşam Brüksel'e dönüp, ertesi gün Brüksel'i dolaştık.
Brüksel'de gezilecek yerlerin başında gelen, Avrupa'nın en hareketli ve en güzel meydanı denilen
Grand Place'a gittik. Lakin Kasım ayında 20 derece olan İstanbul'dan gidip 0 derece yağmurda dolaşmış olmaktan mıdır yoksa daha görkemlilerini gördüğümden midir bilmem, beni öyle etkilemedi.
Ama esas hayal kırıklığım, Belçika ve Brüksel'in simgesi Manneken Pis yani işeyen çocuk heykeli oldu. Simge heykel olarak her yerde yer alan işeyen çocuk, minicik miniminnacık bir çocuk heykeli gerçekten. Yerleştirildiği 1618'den bu yana defaden çalınan ve her defasında aynı yere yenisi dikilen heykel , aslında işeyen çocuk olarak tasarlanmış bir çeşme. Kimi kutlmalarda bira akıtılan heykele özel günlerde gardırobunda bulunan kıyafetlerden birisi giydiriliyor ki biz oradayken de UNICEF giydirmişti. Yani 0 derecede, yağmurda hevesle gidip önünde durduğumuz halde göremediğimz kadar küçük olan heykel bir de kot ve tişört ve şapka ile iyice görünmez olmuştu:( İnsan böyle şeyleri görünce çok üzülüyor: Bizde kaçırılan, tahrip edilene rağmen bir dünya eser değer biçilmez eser varken ve hâlâ kıymet bilinmezken, minicik bir heykel ülkenin simgesi oluyor ve turizim ve ticareti şahlandırıyor. Vah bize vahlar bize!
Kısa turumuzda en beğendiğim yer Galeries Royales Sint Hubert oldu.Milano’daki Galleria Vittorio Emanuele II ve St Petersburg’daki The Passage’ın öncülü olarak değerlendirilen Galeries Royales Saint-Hubert, mimar Jean-Pierre Cluysenaer’in tasarımına bağlı kalınarak Mayıs 1846-Haziran 1847 arasında inşa edilmiş ünlü pasaj, alış veriş severlerin yanı sıra benim gibi alış veriş sevmeyenleri bile cezbedecek güzellikte bir mimariye ve ortama sahip. İçindeki kafeler de harika.
Hem üç günlük bir gezi hem de hav şartlarından ve işlerden sadece bu kadar dolaşabildim müzeler falan bir başka sefere kaldı.
Son günümüzde Leuven ve Brugge gittim ki her iki şehiri de ama özellikle Brugge'ü çok sevdim.
Belçika'daki Batı Flandra'nın başkenti ve en büyük şehri olan, adını kanalların üstündeki köprülerden alan bir ortaçağ masal şehri.
Herkes ve her yer kanal gezisi veya fayton dese de benim tercihim yürüyerek dolaşmak oldu ve ilk durağımız Begijnhof‘a girdik.
Beyaz renkli evleri ve sakin manastır bahçesi ile konuklarını büyüleyen yerleşim bölgesi, 1245 yılında kurulmuş. Yüzyıllar boyunca burada dini hayatı benimsemiş ve azat edilmiş kadınlar yaşamış.
Tarihi yerleşimde, halen Aziz Benedict Tarikatı‘na bağlı rahibeler ile bu tarikatla ilgisi olmayan; ancak yaşamları boyunca evlenmemeye karar vermiş kadınlar yaşamlarını sürdürüyormuş. Zaten masal değil gerçek bir yer olması ortamı daha etkileyici kılıyor.
Grote Markt, Brugge Çan Kulesi,Eski St John Hastanesi, Kutsal Kan Bazilikası, Aziz Salvator Katedrali, ile Grote Markt’ın doğusunda yer alan Burg Meydanı,(asırlar boyunca kentin yönetim merkezi olarak anılmış. Meydanın çevresindeki alan, 2. yüzyıldan itibaren yerleşim yerlerine ev sahipliği yapmış) Burg Meydanı’nı mimari açıdan gösterişli kılan yapıların başında gelen Belediye Binası, görülesi gereken yerlerden ki zaten yürüyerek hepsini doya doya seyredip şehrin havasını içineçekip hûşû içinde dolaşıyor insan.
Ve bence “Aşk Gölü” adıyla da anılan Minnewater Park, tam gezilecek, fotoğraf çekilecek, hayal kurup mutlu olunacak yer. ki mutlaka görülmeli.
250çeşit birası bulanan bir ülkeye gelip br bira fabrikası dolaşmadan dönmek olmaz diyerek , araya bir de ama burada - ki buradakini tavsiye ederim ama Brüksel'de mutlaka gidin derim.
(Brüksel'de rehberliğin ve misafirperverliğin için teşekkürler Özlem...)
20 Kasım 2019
Giyinik olduğu için göremediğimiz hap işeyen çocuk heykeli...
Biz iki kafadar 30 yıllık geçmişin verdiği ortak zevklerle her yıl bir yerlere kaçıp gezip öğrenir, asla gittiğimiz gibi gelmediğimiz yolculuklara çıkardık. Lakin son iki yıldır kuzularımızın peşinde bu gezilerimizi ihmal ettik ki iki gece üç günlük Urfa, Harran, Göbeklitepe kaçamağımızla bunun ne kadar da büyük bir ödün olduğunu kavradık. Gerçekten bu kendinle gittiğin geziler insana saf oksijen etkisi yapıyormuş. İvedilikte tekrarlama bu kadar ara vermeme kararı aldık ve uygulamaya da geçtik bile...
Cuma sabahtan Sabiha Gökçen'den başladığımız yolculuğumuz, Şanlıurfa merkezli olarak oğlen saatlerinde resmen başladı. Öncelikle Balıklıgöl'e gittik. Rızvaniye Camii revakında, Balıklıgöl'ün ve Hz. İbrahim'in öyküsünü dinledikten sonra duvarında "Ey Ateş! İbrahim üzerine serrin ve selamet ol!" ayetinin yer aldığı Halil-ur Camii'nin önünde balıkların fotoğrafını çektik. (Ben efsane bumerang çektim ama yükleyemedim:( ) Buraların tarihçesini, mesellerini her yerde öğrenebilirsiniz. Biz kendi bilgilerimize ek olarak rehberimizin son derece kapsamlı ama abartıdan uzak, tarafsız anlatımıyla hûşû içinde dolaştık. (Buradan Antonina Turizm'e yol-culuğ-umuzu Timur Guda ile kesiştirdiği için teşekkür ederim. )
Ardından Hz. İbrahim'in doğduğu Mevlid'i Halil Mağara'sını gördük. Son derece mistik mağarada aç kapa musluklardan akan şifalı sudan içtik. Sonrasında Sipahi Pazarı'nı dolaşıp Gümrük Han'da verdiğimiz çay molası esnasında kaşla göz arasında ciğerimizi yiyip Güneydoğu'ya gelmiş masum İstanbullu olarak isot almaya gidip şuursuzca tüm aktarı alarak biraz dinlenmek için otelimize döndük.
Akşam da ayıptır söylemesi Çulçuoğlu'nda haşhaşlı sebzeli kebabımız yiyerek otelimize çekildik. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; Gaziantep'te gittiğim eski bir yapıda hizmet veren Çulçuoğlu ile aynı müesssese midir bimiyorum ama eğer öyle ise yeni bir mekanda hizmet veren bu yerde sunum çok güleryüzlü, kebaplar çok lezzetli olmasına karşın bence Antep'teki hem yer hem de kebaplar açısından daha iyiydi, tabii bence ... :)
İkinci gün güvenlik nedeniyle iptal edilen Soğtamar gezisi nedeniyle öncelikle Harran'a gidip Urfa'ya geri döndük.
Harran'da Ulu Camii'ni, İç Kale'yi ve ilk İslam Üniversitesi kalıntılarını görüp konik Harran evlerinde mola verdik. Gerek İlk İslam Üniversitesi gerek turistik amaçla döşenen konik Harran evleri çokça görsel malzeme verse de Harran benim için biraz hayal kırıklığı idi. Kafamda ne vardı bilmiyorum ama gördüklerimin beni tatmin etmediğini söyleyebilirim. Bu arada konik evler İtalya'nın Alberobello şehrinde ve Sudan'ın Bahri şehrinde de var. Ama içlerinde en albenilisi ve görsel anlamda en güzeli bence Alberobello'daki. İkinci Harran üçüncülüğü ise Sudan alır.
Harran'dan Urfa'ya dönüp Hz. Eyyub'un sabır mekanına gittik. Bendeniz orada şehirli kadın tipime tezat avlusunda şifa bulmak amacıyla ayaklarımı şifalı su ile yıkadım, direkt ortama uyum sağladım.
Sonrasında ise sloganı "akıllı ol ciğerimi ye" olan Sembol Ciğerci de akıllı uslu olmamızın mükafatı ciğerimizi yiyip adı şıllık olduğundan sanırsam pek fazla hazzetmediğim tatlının tadına da bakıp Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi'ne gittik. Mimari ve müzecilik anlamında çok çok etkileyici ve bir o kadar da görkemli müze kesinlikle dünyadaki emsalleriyle yarışır. Ama esas etkilendiğim müzenin kanalizasyon çalışmaları sırasında tesadüfen bulunan mozaikleri orijinal yerinde sergilenmesine olanak sağlayan Haleplibahçe Mozaik Müzesi. Amazon kadınlarına, yurt dışına kaçırılıp evine geri döndürülen Orfeus mozağini yerinde görmek beni benden aldı.
Akşamı ise bizim için özel olarak müzenin restoranında organize edilen geleneksel sıra gecesinde kurtlarımızı dökerek noktaladık. Kebaplar, müzisyenler ve hemen orada yoğurulan çiğ köfte çok lezzetliydi. O görkemli müzede bana; haremlik selamlık bir düğünle birlikte bizim gruba özel hazırlanan sıra gecesinin de yapılacağı üç ayrı mekanın olması mı, müzede düğün ve sıra gecesinin olması mı, tüm bunlarda servis ve yemek kalitesinin son derece iyi olması mı, düğünde mevlit okunması mı daha tuhaf geldi bilmiyorum. Galiba hepsi...
İki gece üç günlük gezimizin üçüncü sabahı heyecan ve keyifle geliş amacımız Göbeklitepe'ye gitmek üzere yola çıktık.
Çok ama çok etkilendim... Sanırım durup durup bunu yazmak istiyorum: Çok ama çok etkilendim. İnsanlık tarihini değiştiren böyle bir yerde zamanda 12 bin yıl yolculuk etmek tek kelime ile müthiş bir deneyimdi.
İnsanoğlunun yaptığı ilk tapınaklar ve devasa kült alanı Stonehenge'den 7 bin, Mısır piramitlerinden ise 7 bin 500 yıl daha eski... Prof. Dr. Klause Schmindt'in dünya tarihini değiştiren bu keşfi, isanların göçebelikten yerleşik hayata geçerken kentlerden önce tapınakları inşaa ettiğini kanıtlıyor. İnanç; ilk insandan günümüze yaşamı sorgulatan ve anlamlandıran bir unsur.
Göbeklitepe'de bulunan tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu dikili taşlar tek kelime ile muhteşem. O alanda böyle kusursuz bir mühendislik, simetri, matematik vs. bilgisiyle inşa edilen böyle bir yerin varlığı kadar nedeni bilinmese de giderken bir şekilde üstünün toprakla örtülerek koruma altına alınıp saklandığı bu on bir futbol sahası büyüklüğündeki alan insanı hayretler içinde bırakıp algısının sınırlarını zorluyor. Uçsuz bucaksız bakir (ağaç bile olayan dümdüz bir alan) arazide böyle bir yerin varlığı insanı daha da etkiliyor. Tabii diğer yandan tarihin başladığı dönemde ilk insanlar böyle bir mühendislik harikası yaratırken, bizlerin bugün yaptığı mühendislik hatası da en az o kadar hayrete düşürüyor. Şöyle ki; bütün anıtların yapıldığı bölüm olduğu düşünülen alan kazılmaya başlanıyor. Lakin bizim gittiğimiz dönemde kazı çalışmaları belirsiz bir tarihe kadar durdurulmuştu. Çünkü kazı alnının üstüne yapılan çatı için kazıklar hesaplama hatası nedeniyle gömülüp taşlara zarar verme aşamasına gelmiş.:(
'Kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz, yol insanı değiştirir' derler. Göbeklitepe yolu ise dünyayı olduğu kadar bizi de değiştirdi.
Ve bence, insan ufku için, kendi için Göbeklitepe yolculuğuna çıkmalı...
20 Ekim 2019
Copyright © 2019 Ve Bence - All Rights Reserved.