Burada yazan her şey beni de kimseyi de bağlamaz!
Burada yazan her şey beni de kimseyi de bağlamaz!
Union Square’de bizim yerimiz olan 5 Napkin’de yediğimiz hüzünlü ama sanki değilmiş gibi yaptığımız yemeğimizin ardından biraz daha, biraz daha birlikte olabilmek adına yine bizim parkımız olan Flatiron’ın önünde oturup kahve içip sohbet ettik. Uzattıkça uzattığımız muhabbetimiz sonrasında içimize sokmak istercesine sarılıp biz Chelsea’ye O ise Union Square’de dorm’una doğru yürüyüp giden evladımın arkasından ağlayarak bakarken bir öküz oturdu göğsüme… İşte bir süredir tam da göğsümün üstüne oturan öküzümle yaşıyorum.
Çok NewYorker, çok havalı bir giriş yaptım ama sonunda her zamanki gibi biraz cıvıdım sanırım:) Ama hep söylediğim gibi “elimizdeki anne modeli bu” , birden cıvıyarak, bolca eğlenmeye ve eğlendirmeye çalışarak yaşamak, olumsuzlukları düşünse de olumluya canı gönülden inanmayı seçmek, anı yakalamak üzerine programlanmış bir model.
19 yıl önce başlayan büyütülme serüvenim, kuzumun yaş almasıyla birlikte eğitilme serüvenine evrildi. Malûm ergenlikle birlikte her şeyi bilen ve tam anlamıyla “olan” evlatlar (ki biz onlara kendi aramızda herbokolog diyoruz), bir şey bimeyen, anlamayan, olamamış ebeveynleri eğitmeye başlıyorlar. Özellikle de kızlar annelerini:) Ben de eğitim sürecimin ayrılma, bırakma bölümündeyim sanırım.
Hiç aklım kalmıyor desem yalan olur; kalıyor ama olumsuz olarak değil. Çok uzakta olup sevincinde derdinde yanında olamadığım, onunla bir şeyler paylaşamadığım, hayatını az da olsa kolaylaştıramadığım için aklım kalıyor ama yaşaması gereken bu; kendi kendine her şeyi yapabileceğini görmeli, görüyor da… Kendi kendine bakabileceğini, yetebileceğini, her şeyin üstesinden gelebileceğini biliyorum, bundan hiç kuşkuya düşmedim, yetiştirdiğim çocuktan çok eminim. Düşse de kalkabileceğini biliyorum. Kalkıp devam edeceğini biliyorum.
Ben benden emin değildim. M.Ö. nasıldım hatırlamıyorum. Hatırlasam sevecek miyim bilmiyorum. Sanırım sevmem. Evrildiğim kadını daha çok seviyorum ama bir o kadar da yabancıymışım gibi geliyor o kadına. İhmal etmişim, anne kimliğini ve diğer birçok kimliği “ben”in önüne koymuşum. Hayatımın merkezinde kızım vardı. Bunu da bile isteye, hiç pişmanlık duymadan yaptım. Hâlâ da önceliğim O, hep de O olacak. Yaşantımın merkezinde o varmış. Varmış demem farkında olmadığımdan değil. Bu da kesinlikle bilinçli ve öz irademle istediğim bir tercihti. Lakin merkezim 8.000 km uzakta olunca şirazemin kayması, biraz dengemin şaşması ne kadar merkez odaklı olduğumla yüzleştirdi. Tabii göğsümdeki öküz de bu yüzleşmede önemli bir rol oynadı. Karşılıklı mahsun mahsun bakışırken, biraz boş, biraz anlamsız, biraz bildik ama çokça yepyeni bir düzen ve yaşamın ağırlığı ile yüzleşiyor insan.
Görüntülü konuşabilmek, yine paylaşımın olması, kurulan bağın sağlamlığını görmek elbette ki insana kendini iyi hissettiriyor. Ve Allah’tan da var… Lâkin tüm bunlar gurbette olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kaliteli sohbetler yapabiliyorsak da fiziksel paylaşımları da özlüyor insan…
Ez cümle özlüyor insan, burnunun direği sızlayacak kadar…
ßence gurbetin de iyi tarafları var. Kendinle ilgili, sevdiklerinle ilgili pek çok şey öğreniyorsun. Şanslıysan ki ben şanslıyım bunlar hep güzel şeyler oluyor ve göğsüne oturan öküzün yükü azalıyor. Hiç gitmiyor öküz ama sen onla seviyeli bir ilişki kuruyorsun ki bu da pek çok şey öğretiyor sana...
Ve bence, ayrılıklar gerçek sevgiyi güçlendiriyor, kişinin kendini güçlendirdiği gibi...
Kasım 2021
“Köpek gibi seviyorum abi!” cümlesini, üniversitede bir arkadaşım, kız arkadaşıyla kavga ettikten sonra söylediğinde duymuştum ilk. O zaman kadar köpek gibi sevmeyi bırak köpeklerle de herhangi bir teşrik-i mesaim olmadığından içeriğine tam vakıf olamasam da arkadaşımın söyleyişindeki çoşku ve cümlenin kendisinin sevgiyi bana dolu dolu, yoğun hissettirişinden sanırım, pek sevmiştim.
Yıllar içinde benim hayvanlarla olan sosyal mesafeli duruşum değişmedi ama sevdim ve ben de köpekler gibi sevildim lâkin köpek sahibi olana kadar pek de içini dolduramamışım cümlenin ki bunu şimdilerde anlıyorum.
40’lı yaşlarımın ortalarından başlarda latife yaparak “mesafeli” olarak nitelediğim hayvanlarla olan ilişkimin fobik bir halde olduğunu idrak edip bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdiğim bir olay yaşadım: Kızımla, kıymetlimle antrenmana giderken kulübünün orada her zaman gördüğümüz, tanıdığımız büyük ve uysal sokak köpeği bize doğru gelince, korkudan, anlık bir hareketle kızımı köpeğin önüne itiverdim. Çünkü O korkmuyordu. Çünkü ben korkuyordum.
Köpek bir şey yapmadı, öyle hızlı falan da gelmedi üstümüze. Ve ben anne olarak kızımı koruyacağım yerde (ki korunacak bir şey de yoktu) kendim kaçıp kızı koca köpeğin önüne itiverdim. Ve aydım! Fark ettim! Kızıma “korkularının üzerine git” diyordum. Hep aynı şeyleri yaşamamak, farklı deneyimler edinebilmek için "aynı şekilde davranma” diyordum. Diyordum da diyordum ama ben korkumla yüzleşememiştim, üstelik hatırladığım öyle ciddi travmatik bir durum da söz konusu değilken…
Ve köpek almaya, aslında sahiplenmeye karar verdim. (Dam dam dam daaaam!)
Yavruyken alınırsa, alışmak daha kolay olur diye yıllar içinde kafama kazınan deneyimleri esas alıp araştırmaya başladım; “Evde bakım hangi cins için eziyet olmaz? Hangi cinse 'ben' bakabilirim?” diye.
Öncelikle küçük köpek olmalıydı. Aynı ortamda bile bulunamazken hem köpeğe hem kendime eziyet etmenin mânâsı yoktu çünkü. Bir de sürekli dışarı çıkartmam gerekmemeliydi. Çünkü onu hazırlayacak kadar yakın olabileceğime ihtimal veremiyordum.
İki cins belirledim: Maltese Terrier ve Poodle.
Sonra evinde milyon tane kedisi ve köpeği olan, hayvandan sorumlu devlet bakanım Bahar’ı aradım. Köpek almak istediğimi söyleyince, hiç de kibarca olmayan haklı bir tepki verip konuyu kapattı. (Güya kapattı konuyu 😃) Haklı bir tepki dedim lakin beni kısa pantolonlu halimden beri tanıyan ve her daim gerek sokakta gerek onun evindeki hayvanlara verdiğim “büyük tepkileri” bilen biri olarak olayın “imkânsız” olduğunu düşünüyordu. Diyorum ya haklıydı. Onun köpekleri ben ona gittiğimde hep bir yerlerde kapalı kalmak suretiyle esaret yaşarlardı misal…
Uzun süren ikna çabalarım sonuç verdi ve pes etti. Tamam dedi lakin “barınaktan falan bu halimle sahiplenemeyeceğimi bildik bir yerden yavru alabileceğimi, bakamazsam da kendinin alabileceğini” söyledi. Ben de “bir canın sorumluluğunu alacağımı, öyle bakamadım verdim” diyemeyeceğimi, “ne olursa olsun bakacağımı” söyleyince, “olduğuma” karar verip, ivedilikle benim için en uygun köpeği bulma çabasına girdi.
Bu arada evdekiler dahil olmak üzere Bahar’dan başka hiç kimseye haber vermemiştim kararımdan.
Birkaç gün sonra “gördüğüm en güzel poodle” dediği bir köpeği görmeye gittim ki poodle sanırım hayatımda ilk görüyordum. Ya da daha önce bakmıştım ama görmemiştim…
Bizimki ilk görüşte aşktı... Minicik 900 gram, boncuk gözlü, savunmasız bir şey! Ama en az onun kadar savunmasızdım ben de. İkiletmedim, o gün almaya karar verdim ve aldım! “Tamam alıyorum” dedikten sonra sahibi “kucağınıza alsaydınız” dedi. Alsaydım iyiydi de alamıyordum ki! Ben ayık kafa ile bırak kucağıma almayı hiçbir hayvana dokunamıyordum bile. “Gerek yok” gibi absürt bir cümle kurup ertesi gün eve getirmek üzere vedalaşırken adamcağızın endişe dolu bakışını hatırlıyorum. Ertesi gün eve getirmeye gitmeden kara tasalar bağladı beni, nasıl kucağıma alacağım diye.
Nereden başladım mevzuya, nereye geldim ama önemliydi bu noktalar…
Ezcümle, üç sene önce işte tam böyle başlayan dört ayaklı kızımla yolculuğum şimdi gece yanımda, koynumda yatmayınca “nesi var acaba?” diye endişelendiğim, yatağından alıp yanıma yatırdığım, öpmelere doyamadığım bir halde…
Gelelim köpek gibi sevmeye…
Böyle bir şey varmış gerçekten…
Dört ayaklı kızım gözü gözümde, dizimin dibinde sonsuz bir sevgi ile seviyor beni. Tuvalet kapısının önünde bekliyor çıkmamı. Evden çıkınca terliklerimin, pijama ya da ortada herhangi bir kıyafetim varsa onun üstünde yatıp koklayarak bekliyor beni. Her daim sonsuz bir çoşku, sevinç ve mutlulukla karşılayıp en düşük ruh halindeyken bile tebessüm ettirecek ve beni ruhen ayağa kaldıracak şeyi yapıyor.
Ben korkumu yenmekle kalmayıp annelikten sonraki en saf sevgiyi tattım. İnanılmaz bir duygu yaşadım, yaşıyorum…
“Köpek gibi sevme”nin ne demek olduğunu öğrendim. Varmış böye bir şey gerçekten! Cümlenin içi doldu, içim doldu…
Bence; (hep inandım ve şimdi daha da çok inanıyorum ki) imkânsız diye birşey yok! Ben kendi imkânsızımı başardım ve saf bir sevginin, bilmediğim, tatmadığım bir mutluluğu tattım.
Ve bence, beni tanıyıp bilenlerin söyleyeceği gibi (bak bu iyi bir motivasyon cümlesi), ben bir köpekle bu halde olabiliyorsam herkes her şeyi yapabilir.
Şimdi ne şanslıyım ki bir iki ayaklı bir de dört ayaklı kızım var… Anneler günüm kutlu olsun bence…
Dört ayaklı kızımdan not: Köpek gibi seviyorum seni annneeeeeeem!
Mayıs 2021
Kadın uğur bellemişti kokinayı. Her yıl aralık ayında kendi, kocası ve üç çocuğu için alırdı. Beş demet bir yıl boyunca koca bakır çiçekliğin içinde, kapalı balkon önünde durur, gelip geçene batardı. Bu minik bir hatırlatmaydı adeta; yaşıyoruz, yaşıyorsun!.. Kocası söylenirdi: "Şu dikenlerin neyini seviyorsun ki?" diye. Uğur bellemişti işte, o yılın uğuru; sağlık, sıhhat ve mutluluk getirsin diye. Başka bir şey değil...
O yıl nedendir bilinmez, her aileye bir demet aldırmış. Yani dört kokina... Beş değil... Dört... Ocak bitmeden göçtü gitti kadın. Ansızın hiç çekmeden, hiç çektirmeden... Dört kokina kaldı koca bakır çiçekliğin içinde; balkon kapısının önünde. İnsanlara batarak, yaşadıklarını hatırlatan, yeşiliyle kırmızısıyla neşe, enerji veren. Sadece dört kokina. Bu yılın uğuru.
Kokinayı uğur bellemişti kadın. Her yıl alırdı beş demet. Kendi, kocası ve üç çocuğu için...
Şimdi kızı alıyor her yılın aralık ayında kokinayı, beş tane... Beş!
Copyright © 2019 Ve Bence - All Rights Reserved.